17 Mart 2012 Cumartesi

Bavulunuzu Hazırlamadan Bonvagon.com'a Göz Atın

Henüz tanışmamışlar için belirtelim. Bonvagon, “gezer, seçer, getirir!” mottosuyla geçtiğimiz Eylül ayında yola çıkmış ve kısa sürede popüler hale gelmiş bir alışveriş kulübü.

Her gün sıradışı tasarım ürünler, özenle seçilmiş markalar ve ilginç aktiviteleri %70’e varan fiyatlarla üyelerine getiren site, şehri yaşayanlar kategorisi ile şarap/viski tadım aktivitelerinden, özel rehberler eşliğinde düzenlediği Fener, Balat, Kapalı Çarşı turlarına gezmeyi sevenlerin en sık ziyaret ettiği sitelerden biri olmayı başardı.


Türk tasarımcıları buluşturdu.

Bonvagon’u heyecanla takip etmemizin bir diğer sebebi de tematik kampanyaları. Bu hafta Sıra dışı Tasarımcılar, Konuşan Tasarımlar isimli kampanyasıyla Türkiye’den seçtiği 27 tasarımcıyı, en orijinal ürünleri ile birlikte tasarım tutkunlarının karşısına çıkarıyor. Aida Pekin, Karaca Erdem, Dani Benreytan, Itır Saran’ın da içlerinde bulunduğu tasarımcıların eşi görülmemiş tasarımları sadece bir kaç tık ile ulaşılabilir hale getiriyor. Gelecek aylarda bizi bekleyen sürprizlerden ilk önce haberdar olmak için merakla Bonvagon’u takip ediyoruz. www.bonvagon.com’a hala üye olmadıysanız, acele edin deriz. Çünkü Mart ayı boyunca Bonvagon'a davet ettiğiniz her arkadaşınız sayesinde hem siz hem de arkadaşınız 25TL kazanıyor!

Bir bumads advertorial içeriğidir.
Paylaş

2 Şubat 2012 Perşembe

Nou Camp'a nasıl gidilir?

Malum ülkemizde en popüler spor futbol. Hatta birçok kişi için spor deyince akla gelen tek şey futbol. Haliyle birçok Türk gencinin hayalinde de yurtdışına gidince futbol maçı izlemek var ki bazıları için yurtdışına gitmek için tek sebep bile olabilir bu durum.

Ben bile, şahsen öyle fanatik bir futbol seyircisi olmamama rağmen, gittiğim şehirlerin futbol takımları meşhursa, gidip maçlarını izlemek isterim, mutlaka bir bakarım o hafta maç var mı diye.

Bakarım ama bugüne kadar, sadece Paris’te yaşarken, 2007 sonunda, Paris Saint Germain - Lyon maçını izlemek kısmet oldu. Fransızların tek yaptıkları tezahürat “Ici c’est Paris” (isi se paği), yani “Paris burada” olunca, nerede memleketimin taraftarları diyerekten iç çekmedim değil.

Avrupa'da gittiğim tek maç... Parc des Princes Stadyumu, PSG-Lyon maçı, sene 2007, aylardan Ekim...

Bir de maça gidemesem de, Barselona’da, Barcelona FC’ye ev sahipliği yapan, 98.772 kişilik seyirci kapasitesi ile Avrupa'nın en büyük futbol stadyumu olan Camp Nou, ya da Türkiye'de daha çok kullanılan tabirle Nou Camp’ı (Katalanca 'yeni saha') ziyaret ettim. Bu ziyaretimden de Avrupa’nın Hareketli Yüzü:Barselona yazımda bahsettim ki bu yazı sayesinde sadece benim dğeil birçok Türk’ün Barselona’ya gidince Nou Camp’a gitmek istediğini daha iyi anlamış oldum.

Zira Google, “Nou Camp’a nasıl gidilir?”, “Barselona merkezden Nou Camp’a gidiş”, Barcelona stadyum gidiş” gibi aramalarda yazımı ilk sıralarda çıkardığı için birçok kişi bloguma ulaşıyor ve aramaların birçoğu hali hazırda İspanya’ya gitmiş olan Türkler tarafından yapılıyor.

Tabii şu durumda da bana, bir nevi sosyal sorumluluk misali, bu olaya el atmak düştü. Halden anlarım çünkü ben de Nou Camp'a nasıl gidilir diye bilmem kaç kişiye sormak zorunda kalmıştım Barselona’dayken. Buyrun en kısa ve paratik yoldan, metro kullanılarak Nou Camp’a nasıl gidilir:

Barselona’nın en merkezi yeri Plaça Catalunya, yani Catulunya Meydanı ve Catalunya Meydanı’nı denize bağlayan, yaya trafiğinin yoğun olduğu 1,2 km’lik La Ramla. Nou Camp’a gitmek için burayı merkez olarak alıyoruz. Stadın buraya uzaklığı ise yaklaşık 5 km.

Yukarıda gördüğünüz harita, Barselona’nın metro haritası. Catalunya Meydanı yeşil hat üzerinde bulunuyor. Nou Camp’a gitmek için “Catalunya” ya da La Rambla üzerindeki “Liceu” duraklarından bu yeşil hatta Zona Universitaria yönünde binmeniz gerekiyor. İneceğiniz durağın adı ise “Maria Cristina”. Daha iyi görebilmeniz için, kullanacağınız durakları siyah çerçeve içine aldım.

Maria Cristina durağında indikten sonra yaklaşık 10 dakika kadar yürümeniz gerekiyor. Yukarıda gördüğünüz haritada olduğu gibi Avinguda Diagonal’dan batıya, Plaça de Pius XII yönüne doğru yaklaşık 300 metre yürümeniz gerekiyor.

Burası Avinguda Diagonal, neye benzediğini görmeniz açısından. Allah’tan gezdiğim yerlerde sürekli fotoğraf çekiyorum, bakın işte böyle işe yarıyor.

Meydana, yani Plaça de Pius XII’e geldiğinizde ise sola dönmeniz gerekiyor. Yukarıdaki resimde de meydanın neye benzediğini görebilirsiniz. Zaten tabelalarda da FC Barcelona yazıyor. O yüzden pek kaybolma şansınız yok. Sola döndüğünüz caddenin adı Avinguda de Joan XXII. Buradan da 750 metre kadar yürüdüğünüzde nihayet Camp Nou’ya ulaşmış oluyorsunuz. Tam adresini de isterim derseniz: Calle Arístides Mallol 12, 08028 Barcelona

Muhtemelen maç olmayan bir güne denk geleceğiniz için benim gibi, stadı ve müzesini gezmek durumunda kalacaksınız. Ama biraz tuzlu, benden söylemesi, 19 €. Adamlar zeki işte, bir stadı bile bu kadar paraya pazarlıyorlar. Verirken içiniz acıyor ama tribünlerden başlayarak, soyunma odası, yedek kulübesi, basın tribünü ve interaktif sunumların yapıldığı müzeyi gezince, verdiğiniz parayı unutuyorsunuz. Bu arada Pazar gününe bırakmayın gezinizi, zira saat 14:30’da kapanıyor müze Pazar günleri.

Eğer bu yazıyı Barselona’ya gitmeden önce okuyorsanız, böyle boş stadyumda poz vermemek için FB Barcelona’nın resmi sitesinden maç günlerini takip edebilir ve biletinizi satın alabilirsiniz. Eğer halihazırda Barselona’daysanız ve maç varsa, yine bu site üzerinden hemen biletinizi almak için burayı tıklayın! :)

Barcelona FC’nin resmi sloganı, Nou Camp’ta tribünlerde de görebileceğiniz “Més que un club”, yani “Bir kulüpten daha fazlası”. Sebebi ise, Barcelona FC’nin, Barselona’nın içinde bulunduğu Katalanya Özerk Bölgesi’ni ve Katalan kültürünü temsil etmesi. Özellikle Francisco Franco’nun diktatörlüğü döneminde, yani 1939-1975 yılları arasında, Barselona’da konuşulan Katalanca da dahil, İspanyolca dışındaki bütün dillerin yasaklanmasıyla Barça'nın bu sloganı Katalan halkı için bir nevi özgürlük sembolü haline gelmiş.

Bu yazıyı okuduktan sonra, Nou Camp'a nasıl gidildiğini öğrendiyseniz, size faydası dokunduysa eğer, aşağıdaki Facebook “Paylaş” tuşunu tıklamayı da unutmayın. Bencillik yapmayın, Barselona'ya gidecek olan arkadaşlarınızla da paylaşın. :) Eğer Barselona hakkında daha fazla bilgi almak isterseniz, Avrupa’nın Hareketli Yüzü: Barselona yazımı da okuyabilirsiniz.

Haydi kalın sağlıcakla. Adios amigos… Ama yazı malum Barça’yla ilgili, İspanyolca’nın yanında Katalancasını da söylemek lazım: Adeu amics…
Paylaş

14 Ocak 2012 Cumartesi

Müzekart Çıkartmak Çok Kolay

Bugüne kadar yurt dışında birçok yeri anlattım, yurt içinde Bodrum’un kışından, Selimiye’den, Hatay’dan bahsettim ama şöyle de bir gerçek var ki biz bırakın yurtdışını, ya da başka şehirleri, kendi yaşadığı şehri bile tanımayan, merak etmeyen bir milletiz.

Benim İzmir ve İstanbul’daki “çok sosyal” arkadaşlarım popüler gece kulüplerinin, barların, kafelerin, restoranların birçoğuna gitmişlerdir. Ama sorsanız, İstanbul’dakilerin çok azı tarihi yarımadadaki, yani Sultanahmet ve civarındaki tarihi yerleri ziyaret etmiştir. İzmir’dekilerin hemen hemen hiçbiri şehrin göbeğindeki Agora’yı görmemiştir (ama Balçova’daki Agora Alışveriş Merkezi’ne gitmeyen kalmamıştır). Efes’e gidenler de belki ilk ve son defa ilkokuldaki gezilerle gitmiştir.

Halbuki ülkemiz tarihi eserler, gezilecek görülecek yerler konusunda tam bir cennet. Binlerce yıl öncesine dayanan tarihimiz var. Hele İstanbul ki üç koca imparatorluğa ev yapmış bir şehir. Gez gez bitmez tarihi yerleri, müzeleri, eserleri.

Üstelik 18 Haziran 2008’den beri mevcut olan Müzekart uygulamasıyla sadece 20 TL ödeyerek bir yıl boyunca Kültür ve Turizm Bakanlığı’na ait 300’den fazla müzeyi Müzekart’ınızla, kartı çıkardığınız tarihten itibaren 1 yıl boyunca istediğiniz zaman gezmeniz de mümkün.

Geçtiğimiz ay, www.muze.gov.tr‘den kargo ücreti dahil sadece 22,5 TL ödeyerek satın aldım ve Müzekart’ım 3-4 gün sonra kartın geçerli olduğu müzelerin yer aldığı kitapçıkla birlikte elime ulaştı.

Evet, yanlış duymadınız, sadece 20 TL ödeyerek bir yıl boyunca Türkiye’deki 300’den fazla müzeyi gezebilirsiniz. Topkapı Sarayı’na tek girişlik biletin bile 20 TL olduğunu düşünürsek, inanılmaz bir imkan bu.

Müzekart’ı Topkapı Sarayı dahil belli başlı müzelerden, fotoğraflı bir kimlik kartıyla birlikte ücretini ödeyerek çıkartabilirsiniz. Ama genelde satış noktalarında kuyruk oluyor ya da gittiğiniz müzede satış noktası olmuyor. Misal biz Hatay Müzesi’ne gittiğimizde, orda satışı yapılmıyordu, o yüzden tek girişlik bilet almak durumunda kalmıştık.

Ama yazının başlığında da belirttiğim gibi, artık Müzekart almak çok daha kolay. Kültür ve Turizm Bakanlığı’nın Müzekart’la ilgili resmi sitesi olan www.muze.gov.tr'den kredi kartınızla 2,5 TL kargo ücreti dahil toplam sadece 22,5 TL ödüyorsunuz ve bu kartı satın alabiliyorsunuz. Üstelik kapınıza teslim ediliyor.

Hem bu kartı şimdiden satın almanız, elinizde bulunması, sizin için de buraları ziyaret etmek için teşvik edici bir unsur olacaktır. İstanbul’a beni ziyarete gelen yabancı arkadaşlarımı gezdirmek için, bence İstanbul’daki en önemli tarihi yapılardan olan Topkapı Sarayı ve Ayasofya’ya birçok kez yaptığım ziyaretlerimden bazı resimlerimi de paylaşıyorum ki neler kaçırdığınızı görün:

Müzekart’ınızla girebilceğiniz, Fatih Sultan Mehmet tarafından yaptırılan Topkapı Sarayı’nın yapımına 1458 yılında başlanmış. İlk adı, bizim sandığımızın aksine Topkapı değil “Yeni Saray” anlamına gelen “Saray-ı Cedid”miş. Topkapı ismini 19. yüzyılda almış. Burası, I. Avlu’dan Asıl Saray bölümüne girişi sağlayan ve Orta Kapı da denilen Bâb-üs Selâm, yani “selamlama kapısı”. Gördüğünüz üzere bu kuleli kapı oldukça gösterişli ki zaten yüzyıllar boyunca Topkapı Sarayı'nın ve Osmanlu İmparatorluğun ihtişamının simgesi olmuş.

Halkımızın Muhteşem Yüzyıl dizisi sayesinde ilgi duymaya başladığı, “hünkarımız” Kanuni Sultan Süleyman ve Hürrem Sultan dahil Osmanlı padişahları ve hanedan üyeleri, 1478 yılından Dolmabahçe Sarayı’nın Abdülmecid tarafından yaptırıldığı 1856 yılına kadar, yaklaşık 400 yıl boyunca Topkapı Sarayı’nda konaklamış. Benim de Çarşamba akşamları evdeysem izlediğim Muhteşem Yüzyıl’ın fotoğrafını kullandım ki popüler kültüre ilgisi yüksek olan halkımızın dikkatini daha çok çekebilelim bu saraya! :)

Burası Kubbealtı’nın girişi ki bence sarayın en etkileyici yerlerinden biri. Peki Kubbealtı nedir? Ben de merak ettim ve öğrendim: Osmanlı Devleti'nde Divan-ı Hümayun'un, yani sadrazam ve diğer devlet görevlilerinin toplanıp devlet işlerini görüştüğü ve karara bağladığı yermiş Kubbealtı. Divana padişah bizzat katılmaz, toplantıyı vezir-i azamın oturduğu yerin hemen üstünde bulunan bir kafesten takip edermiş ki Muhteşem Yüzyıl dizisinde buraya ait sahneleri görmüş olmanız lazım.

Saraya mutlaka gitmelisiniz, gerek Osmanlı'nın ihtişamına tanık olmak, gerekse o dönemde kullanılan eşyaları, haremi (ekstra bir ücret ödemek gerekiyor), Kaşıkçı Elması dahil mücevherleri veya İslam'ın ve Hz. Muhammed'in kutsal emanetlerini görmek için.

Sarayı ziyaret etmek için bir diğer sebep de kesinlikle manzarası bence. Kanımca İstanbul’un en güzel manzarasına sahip yerlerden birisi. Marmara Denizi, Haliç, Boğaz, Anadolu yakası, Adalar, hepsi ayaklarınızın altında. Padişah olmak varmış arkadaş!!

Burası Sultanahmet Camii’nin avlusunun girişi, 2009 Mart’ı. Arka plandaki turuncumsu bina, İstanbul’un en ünlü yapısı olan Ayasofya Müzesi. Yine Müzekart’ınızla girebilirsiniz. Tam 1500 yıldır ayakta, aynı yerde. İnanılmaz! 532 ila 537 yılları arasında Bizans imparatoru I. Jüstinyen tarafından Ortodoks kilisesi olarak yaptırılmış, 1453’te İstanbul’u fethetmemizle birlikte camiiye dönüştürülmüş ve 1931 yılında da ibadete kapatılarak müze haline getirilmiş. Ayrıca bugün Anadolu’nun her yerinde görebileceğimiz Türk-Osmanlı cami mimarisine de örnek teşkil etmiş. Halkımız bir de bazı camileri, kiliseye benziyor diye beğenmez ama farkında değiller ki bizim camiler zaten Bizans kilise mimarisinden esinlenilmiş...

Ayasofya’nın kubbesi Roma’daki Panteon’dan küçük olmakla birlikte 55 metrelik yükseliği ve oldukça geniş olan iç alani sayesinde, yapıldığı dönemden İspanya’daki Sevilla Katedrali inşaasına dek dünyanın en büyük katedrali olma ünvanını korumuş. Devasalığını görünce ve 1500 yıldır ayakta olduğunu düşününce insanın insanın ağzı resmen açık kalıyor. İç alanı o kadar geniş ki kadraja bile sığmıyor. Alttaki iki fotoğrafla birlikte bu da Aralık 2011’den.

Bugün müze olan Ayasofya’da hem İslami öğeleri, hem de Hıristiyan mozaiklerini aynı anda görmek mümkün ki bence bu da Ayasofya’nın etkileyici başka bir özelliği. Fatih Sultan Mehmet’in hoşgörüsü sayesinde, camiye dönüştürme sürecinde, mozaiklerden insan figürleri içerenler tahrip edilmeyip ince bir sıvayla kaplanmış ve yüzyıllarca sıva altında kalan mozaikler bu sayede tahribattan kurtulabilmiş ve müzeye dönüştürüldükten sonra tekrar ortaya çıkarılmışlar. Bu resimde arkada üzerimde, kucağında çocuğu İsa’yla Meryem Ana’nın mozağini görebilirken onun hemen sol ve sağ taraflarında ise İslami yazıların bulunduğu büyük ahşap daireleri görebilirsiniz.

Çok yorum yapmaya gerek yok. Sütunlar ayrı güzel, ön planda sağdaki hünkar mahfili ayrı güzel. O ne diye soracak olursanız, hünkar mahfili, padişahların namaz kılması için ayrılan, resimde de görüldüğü gibi gösterişli bölümlere deniyor. Ayasofya’nın anlamını da merak etmiş olabilirsiniz. O da Yunanca “kutsal bilgelik” anlamına geliyor.

Tarihi yarımadadan bahsetmişken, yine geçen ay, Avusturya’dan gelen arkadaşlarımı gezdirirken çektiğim bu resmi de paylaşmak istedim. Seven Hills adındaki restoranın terasından, tam gün batımında, çektim. Sultanahmet’e gittiğinizde, mutlaka gitmelisiniz bu mekana, bir şeyler yemek için olmasa bile en azından içmek için. Bir yanda Ayasofya, bir yanda Sultanahmet Camii, Marmara Denizi, Boğaz’ın girişi, Adalar... Acayip etkileyici bir manzarası var. Özellikle de gün batımına denk getirin ve güneşin Sultanahmet Camii’nin arkasından resimdeki gibi batışını izleyin ki bir kere daha aşık olun İstanbul’a.

Gördüğünüz üzere, İstanbul’da görülmesi gereken yerlerden sadece ikisi olan Topkapı Sarayı ve Ayasofya’yı görmek için bile Müzekart alınabilir. Misal Ayasofya’ya tek giriş ücreti de 20 TL, yani Müzekart’la aynı fiyata. Kartınızı online satın aldığınızda, yanında bir de geçerli müzelerin isminin yazıldığı kitapçık yolluyorlar. Bence hiç beklemeyin, çok düşünmeden buraya tıklayın ve kredi kartınızla Müzekart’ınızı hemen satın alın! :)

Paylaş

26 Aralık 2011 Pazartesi

Sakız Adası (Chios-Χίος)

Yurtdışı tatili deyince, insanın aklına hep uzaklar, uzun yollar, masraflı harcamalar geliyor ama işin aslı öyle değil. Yanı başımızda birbirinden güzel Yunan adaları var. İzmirli bir gezgin olarak ben zaten Türkiye ya da Yunanistan diye ayırt etmeden, Ege’yi ve Ege kültürünü çok seviyorum. Hayat çok keyifli bu coğrafyada, deniz güzel, insanlar sıcakkanlı, mutlu. Dolayısıyla da, Çeşme’nin hemen karşısında bulunan Yunanistan’ın Sakız Adası’na gitmemem ayıp olurdu.

İlk olarak 2009’un Mart ayında gittim. O zaman Yunan arkadaşlarımda kalmıştım 3-4 gün kadar ve çok keyifli vakit geçirmiştim. Bu sene de Kasım ayında tekrar gittim, hem de iki defa. Önce Kurban Bayramı’nın olduğu haftasonu arkadaşlarımla, sonraki haftasonu da günübirlik olarak annemle.

Bu yazımı da yine bir müzik eşliğinde, dünyaca ünlü Yunan sanatçı Yorgos Dalaras’ın tipik Yunan ezgilerine sahip bu parçası eşliğinde okumanızı istiyorum: To Spiti Mou To Patriko

Yanı başımızda derken haksız mıyım? İşte kapı komşumuz Sakız Adası...

Çeşme ile Sakız Adası’nın uzaklığı sadece 6 km. Zaten her iki taraftan da bakınca, karşıdaki evler bile gözüküyor. Feribotla yol 40 dakika sürüyor. Adının feribot olduğuna bakmayın, İzmir’de Göztepe-Alsancak seferini yapan vapurlardan bile daha küçük. Yol boyunca masmavi Ege Denizi’ni izlemek insanı ayrı bir mutlu ediyor zaten. Üstelik çok da ucuz. Egebirlik’in seferleriyle gidiş-dönüş sadece 9 €. Yani 9 € ödeyerek başka bir ülkeye gidip gelebiliyoruz. Gerçi başka bir ülke dedim ama ilk başta kendinizi başka bir ülkede pek hissetmiyorsunuz. İnsanların tipi, hal ve hareketleri, binalar, ağaçlar, tepeler Türkiye’nin aynısı. İki millet ancak bu kadar benzeyebilir birbirine. Ama maalesef önyargılardan dolayı birbirini tanımıyor iki halk. Tanıyanlar da çok iyi dost oluyorlar zaten.

Seyr-ü seferdeyim! Gidiş-dönüş bileti sadece 9 € olur da ben bu fırsatı kaçırır mıyım? :) Zira 2009 yılında aynı yolculuk için 40 € ödemiştim! :| Kıymetini bilin, bir an önce gidin derim! :) Hemen hemen her gün sabah gidiş, akşam da dönüş seferleri mevcut.

Bu arada gidiş-dönüş bilet fiyatı 9 € dedim ama bir de ödenmesi gereken 15 TL’lik yurtdışı harcı var ki ben buna harc yerine haraç diyorum, daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi dünyada örneği olmayan bir uygulama. Burada Yunan adalarıyla ilgili bir yanlışı da açıklığa kavuşturmak istiyorum. Birçok insan konu hakkında hiç bir bilgil sahibi olmamasına rağmen, kendilerinden emin şekilde Yunan adalarına günübirlik gidişlerde vizeye gereksinim olmadığını iddia ediyorlar. Yok öyle birşey arkadaşlar. Sadece yeşil pasaportlara vize istenmiyor bir de bazı kruvaziyer turlarında. Onun dışında kesinlikle Yunanistan konsolosluklarından 60 € ödeyerek Schengen vizesi alınması gerekiyor. Yunanistan pek zorluk çıkarmıyor vizede. Benim ilk pasaportumda da, yenisinde de ilk vizelerim Yunanistan’dan.

Ve işte liman girişinden Sakız Adası, İngilizcesi’yle Chios (Kios) ya da Yunanca okunuşuyla Hios (Χίος).

2009’da gittiğimde çektiğim bir fotoğraf. Karşıdaki tepeler Çeşme, tepeliklerdeki beyazlıklar da evleri. Memleketi özledikçe deniz kenarına gidip karşıya bakıp özlem giderebilirsiniz. Bu arada bir tüyo vereyim: Sakız Adası’nda Türk operatörleri çekiyor ancak yola çıkmadan önce telefonunuzun ayarlarından operatör seçimini manuele alıp Turkcell, Vodafone TR ya da Avea’yı seçmeniz gerekiyor. 3G internet bile çekiyor hatta. Facebook’ta anında fotoğraflarınızı paylaşabilirsiniz! :))

Herneyse, dönelim Sakız Adası’na. Sakız Adası’nın toplam nüfusu 52 bin. Bu nüfusun 24 bini şehir merkezinde, kalan 28 bini ise köylerde yaşıyor. Ancak buna rağmen şehrin merkezi çok hareketli. Benim İzmir Kordon’un eski halinin küçük bir versiyonu olarak gördüğüm, bu yüzden hep kordonboyu diye bahsettiğim sahil şeridi boyunca uzanan kafeler ve barlar neredeyse günün her saati dolu. Ekonomik kriz var diyorlar ama ben pek öyle bir durum göremedim. Dükkanlar da her zaman olduğu gibi saat 14:00’te kapanıyor, Pazar günleri de hiç açılmıyor. Sadece eğlence mekanları açık oluyor.

Sakız Adası’nın kordonboyu ve benim artistik pozum :D Kordonboyunun asıl adı Λεωφόρος Αιγαίου (Leoforos Egeyu), yani Ege Caddesi.

Ada esnafından, sakızdan yapılmış her türlü ürünü ve çeşit çeşit reçelleri bulabileceğiniz reçelci Rena. Soldaki fotoğraf 2009’da, sağdaki bu sene. Aradaki fark, Rena’nın saçları beyazlamış ve 2010 yılında yeşil pasaportlara vizenin kaldırılmasından sonra, Türk turist sayısında bariz artış olunca, dükkanın vitrinine Türkçe “Reçelci Rena” yazısı eklenmiş! :) Sadece Rena’da değil, bütün dükkanlarda ve restoranlarda Türkçe yazılar, menüler, kartvizitler mevcut artık. Hatta esnaf Türkçe öğrenmeye bile başlamış.

Bu hareketlilikte tabii benim adadaki Yunan arkadaşlarımın da okuduğu Yunanistan’ın Ege Üniversitesi’nin (Πανεπιστήμιο Αιγαίου - Panepistimyo Egeyu) bazı fakültelerinin Sakız Adası’nda bulunmasının da etkisi büyük. Zaten bu son gidişimde, gece gezerken, hangi mekana gittiysek, orada çalışan bir arkadaşıma rastladım. Gece mekanlara gitmeden önce tavernalara gidiliyor. Ama taverna bizim bildiğimiz canlı Yunan buzuki müziği çalınan mekanlar değil, uzo ve meze servisi yapılan lokantalar. Sadece arka planda hafif sesle geleneksel Yunan müziği çalıyor. Hemen mekan isimleri de verelim bahsi geçmişken.

Biz ilk olarak gençlerin bolca takıldığı, 2009 yılında geldiğimde de gittiğim Rakoumel adında bir tavernaya gittik, mezeler eşliğinde uzolarımızı içtik. Şans eseri arkadaşım Yianni orada çalışıyordu ve bize oldukça yardımcı oldu. 10’dan sonra oldukça kalabalık oluyor. Oradan bu aralar adada çok popüler olan, bir diğer arkadaşım Yorgo’nun çalıştığı kordonboyundaki Metropolis adındaki kulübe geçtik. Sonra da hemen yanında bulunan Feadra’ya, orada da Roza çalışıyordu ki çok hoş ve tatlı, Selanikli bir kız kendisi.

Saat sabah 2-3’ten sonra ise bütün ada gençliği Barcode adında ki başka bir kulübe akıyormuş ki biz daha fazla dayanamadığımız için otelimize döndük. Ama bir dahaki sefere mutlaka gideceğim. Bu arada Sakız Adası’nda nereye gidersek bir tanıdığın çıkması da çok güzel bir duygu. Zaten iki günde bile insanlarla hemen kaynaşıp arkadaş olmak mümkün. Artık esnafı bile tanıyorum herkesle sohbet ettiğim için. Zaten her yazımda tavsiye ediyorum, nereye giderseniz gidin mutlaka ama mutlaka yerel halkla sohbet edin, sadece binaları görüp, restoranlarda yemek yeyip dönmeyin. İşin en keyifli yanı insanlarla tanışma kısmı!

Rakoumel’de uzo ve meze keyfi :) Arka planda Yunanca şarkılar... 5 çeşit sıcak-soğuk meze ve içkilerimize kişi başı 12 € ödedik.

Çirkin kadın yoktur, az uzo vardır! Yunan kızlara çirkin derler bir de. Güzelleri çok güzeller bence ve oldukça dişiler! Misal, resimdeki Stella, gönlüm kaldı onda. Alın size adaya tekrar gitmek için bir sebep daha :)

Bu da 2009’da Yunanlı arkadaşlarımla gittiğim, taş bir binada yer alan adını bilmediğim taverna. Ortam ve lezzet olarak en çok burayı beğenmiştim ama maalesef kapanmış. :(

Yunanlar zaten dediğim gibi çok sıcakkanlılar. Özellikle Sakız Adası’nda yaşayanlar. Sakız Adası’nı bu kadar çok seviyorum çünkü hem Yunanistan’ın en doğusunda bulunduğu için turistik bir ada değil, hem de insanlar çok doğal. Eskiden nasıl yaşıyorlarsa hala öyle yaşıyorlar. Tıpkı bizdeki gibi kahvelerde çay, kahve içip tavla oynayan amcalar da görebilirsiniz, kırsal kesimlere gidince çobanlar da, birşeyler ikram etmek isteyen teyzeler de, bir soru sorduğunuzda yardımcı olmak için can atan insanlar da, süslenip püslenip gezen güzel ya da çirkin kızlar da ve hatta tıpkı bizdeki gibi apaçiler de. :) Biz Türkler’i de çok seviyorlar. Özellikle de yaşlı insanlar. Ama tabii arada sohbetler geçince, karşılıklı olarak espriyle karışık eğlenceli tarihi atışmalar da olmuyor değil! :)

2009 yılında gittiğimde, kaldığım evin hemen yanında bulunan bakkal. Neden koydum bu resmi? Çünkü hem bizim bakkallara çok benziyor, hem de bakkalın sahibi 80 küsür yaşındaki İngilizce bilmeyen Yunan amca, ben “Smirna”, “Turkika” filan deyince Türk olduğumu anladı ve bana kalan günler boyunca herşeyi indirimli fiyattan verdi. Eğer hala hayattaysa Allah uzun ömürler versin.

Bu da yine ilk gidişimde, Yunanlı arkadaşlarımın arkadaşlarıyla yaptığım halı saha maçı sonrası bir fotoğraf. Tiplere bakarsanız, Yunan olduklarını söylemesem, kesin Türk sanırdınız hepsini.

Biraz Sakız Adası’nın tarihinden de bahsetmek lazım. Sırasıyla İyonlular, Makedonyalılar, Romalılar, Bizanslılar ve Cenevizliler tarafından yönetilen ada nihayet 1566 yılında Osmanlılar tarafından alınmış ve 1912 yılında bağımsızlığını kazanana kadar Osmanlı hakimiyeti altında yaşamış. Adalı Rumlar, Osmanlı yönetimi altında, kendi hallerinde deniz ticareti ve sakızcılık ile uğraşıyor, refah içinde yaşıyor ve çok ağır olmayan vergilerle neredeyse özerk bir statüde hayatlarını sürdürüyorlarmış.

Ancak Yunanistan’ın 1822 yılında bağımsızlığını ilan etmesiyle birlikte birçok Ege adasında Osmanlılar’a karşı ayaklanmalar başlamış. Sakızlı halkın büyük bir kısmı Osmanlı yönetiminden memnunken, Sisamlı (Samos) Rum gemicilerin adaya gelip adadaki camileri yakıp Türklere saldırarak Sakızlıları Türklere karşı galeyana getirmeye çabalamışlar. Sakız halkının Türkler’e yapılan saldırılara tepki göstermemesi üzerine Osmanlı Devleti, Avrupa’da büyük yankı uyandıracak bir kararla Sakız Adası’na tarihinde olmadığı bir biçimde müdahale etmiş. O dönemde 100 bin civarında kişinin yaşadığı Sakız Adası’nın nüfusunu 2 bin kişiye düşüren olaylar esnasında 42 bin kişi asılmış, 50 bin kişi de Kuzey Afrika ve İzmir’e sürgün edilmiş. Adanın genelindeki tüm evler ateşe verilmiş, sakız tarlaları tuzlanmış. Tarım alanları yok edilerek yaşam hakkı tanınmamış. Tüm bu olaylar yaşanırken, sakız ticaretiyle uğraşan yerleşik zenginlerden sadece 2 bin dolayında kişi adada bırakılmış.

Çok üzücü bir olay... Bizim kaynaklarımızda bu konuyla ilgili pek bir bilgi yok. O yüzden biraz onların bakışıyla anlatmış gibi oldum olayları. Ama bazen tarihimizdeki kötü olaylarla da yüzleşmemiz gerekiyor. Ben yine de bu konuda hiç sohbet etmedim ada halkıyla... Zaten Türkler’i seviyorlar dediğim gibi. Önemli olan zaten dostluğun, kardeşliğin bugün de devam etmesi...

Neyse, tarihteki üzücü olayları geçip, son gidişimde adada neler yaptık ona dönelim. Adanın şehir merkezi çok küçük. Sokaklarında kaybolmak keyifli oluyor. Eğer haftasonu iki günlüğüne gidiyorsanız, en mantıklısı Cumartesi dükkanlar da açıkken şehrin içini gezmek, bilmeden ara sokaklara dalmak, alışveriş yapmak, sonrasında ise kordonboyundaki kafelerde, restoranlarda keyif yapmak. Ertesi gün de adanın etrafını dolaşmak.

Adanın Osmanlı döneminden kalma kütüphane binası ve mavi beyaz Yunan bağrağı.

Rum mimarisine bayılıyorum. Yine 2009’da, adanın sokaklarında kaybolduğumda çektiğim bir resim. Zira hayalimde küçüklüğümden beri tam da böyle beyaz renkli, iki katlı, mavi pencere ve kapıları olan, kendine ait küçük bir bahçesi ve terası olan bir evde yaşamak var...

Kordonboyunda keyif... Hava biz gittiğimizde güzeldi, öğlen oturabildik dışarda ama resimde görüdüğünüz gibi akşamüstü hava serinleyince herkes içerilere geçiyor. Burası benim dekorunu en beğendiğim restoran-kafelerden biri olan, sahil şeridinin tam ortasında yer alan Το Τσίκουδο (To Çikudo).

Bu da To Çikudo’nun içinden, Çeşme’ye nazır manzara. Elinizde biranız, yanında isterseniz ahtapot, karides veya kalamarınız ve yanında salatanız, arka planda yine Yunan müzikleri... Keyif, huzur... Yemeklerin lezzetini sorarsanız, çok iyi diyemem ama fena değil. Ana yemek, içki ve salataya kişi başı 13 € ödedik. Bu arada belirtmekte fayda var, restoran ve kafelerin çoğunda kredi kartı geçmiyor.

Ben bir arkadaşımla gittim Sakız’a ama yolda iki arkadaşımızla daha karşılaştık. Dolayısıyla hep birlikte vakit geçirdik. Aklımızda araba kiralayıp adanın köylerine gitmek varken, onların teşvikiyle motor kiralamaya karar verdik. Bu arada motor kiralayabilmek için mutlaka motor ehliyetinizin olması gerekiyor. Biz dört kişiydik, iki kişinin vardı ehliyeti neyse ki! :)

Adanın sakız üretimi yapılan güneyindeki ortaçağdan kalma Pirgi ve Mesta köylerine gitmeye karar verdik. Benim bindiğim motoru kullanacak arkadaşın kız olmasından dolayı öncelikle istemedim ancak sonradan ne kadar yanıldığımı anladım. Çılgın bir arkadaş olduğu için dül dül diye adlandırdığımız, zar zor giden, göstergeleri bile çalışmayan motoru çok iyi kullandı. Motorla giderken insanın yüzüne vuran rüzgar, onun tetiklediği özgürlük hissi tarif bile edilemez. Bu yüzden olsa gerek Ege Denizi, dağlar, küçük, şirin Rum evleri, daha yükseklerde yeşilin her tonunun bulunduğu ormanla kaplı manzaralarla süslü, bizden başka aracın de pek olmadı bol virajlı yol boyunca kötü sesimizle bağıra bağıra şarkılar da söyledik. Sırf bu yüzden, Sakız Adası’na tekrar geldiğimde veya diğer Yunan adalarında motorla gezebilmek için motor ehliyeti almaya karar verdim en kısa zamanda. Özgürlük hissini veren ne varsa, seyahat olur, motorla gezmek olur, hemen bağımlılık yapıyor bende nedense.

Motorcu gençlik yollarda. Keyfe gel! :)))

Bizim düldül ve ben. Göstergeleri bile çalışmıyordu, dağlara kamplumbağa hızıyla çıktı ama bizi sorunsuz her yere götürdü. Chios Rent a Car’dan günlük 10 €’ya kiraladık. Depoyu doldurmak ta 6 € civarı ama tabii bizimkinin göstergeleri çalışmadığı için fulledik mi bilemiyoruz! :) Araba kiralamak da günlük 25 €’dan başlıyor ama tabii yazın daha pahalı olabilir. Ben motor ehliyetiniz varsa kesinlikle motor kiralamanızı tavsiye ederim, tabii güvenli kullanmak şartıyla! :)

Neyse, köylere dönelim. Hem Mesta hem de Pirgi için yola çıktık ama arkadaşlarımızın motoru Pirgi’de bozulunca Mesta’ya gidemeden dönmek durumunda kaldık! :) Ama Pirgi’yi bile görmek yetti. Daracık sokaklı, ikişer katlı taş evlerden oluşan bu köy Yunanistan’da başka hiçbir yerde bulunmayan bir mirariye sahip. Evlerin dış cevheleri geometrik şekillerdeki mozaiklerle süslenmiş. Sanırım gördüğüm en güzel köylerden biriydi ve diğer turistik yerlerin aksine gibi doğallığından da birşey kaybetmemiş. Halkı çok canayakın. Sırf merkeze 22 km uzaklıktaki bu köyü görmek için bile gidilebilir Sakız Adası’na.

Pirgi’nin geometrik şekillerdeki mozaiklerle kaplanmış evleri ve dar sokakları. Bu arada köyün çocuklarının da bizim çocuklardan hiç bir farkı yok hem tip hem de hal hareket olarak.

Sakız işleyen bir teyze. Efsane bir fotoğraf oldu bu telefonumla çekmeme rağmen. Gerçi bütün resimleri telefonla çektim. Artık yeni bir makine almanın zamanı geldi! Nikon, Canon, duyun sesimi! :) Bu arada sakız ağacı neye benziyor gitmeden önce bilmediğimiz için yol boyunca sakız ağaçlarını gördüysek bile farkedemedik. Size tavsiyem, gitmeden önce Google’dan bakmanız.

Yine çok güzel bir sokak. Bu yaşlı amca da orada oturuyordu, Türkçe gittim, “Amca benimle konuşuyormuş gibi poz verir misin?” dedim ama adam sanki anladı, bana 10 dakika boyunca Yunanca anlattı da anlattı, ne anlattıysa artık. :) Bu arada size tavsiyem, insanlara sokaklarda Yunanca selam anlamına gelen “yasas” ya da “yasu” diyerek selam verin, çok mutlu oluyorlar ve anlamasanız da Yunanca sohbet etmeye başlıyorlar. Arkadaşlarımdan biri Yunanca konuşabildiği için biz şanslıydık, İngilizce bilmeyen köy halkıyla az da olsa konuşma fırsatını yakaladık.

Merkeze dönüşte mola verdiğimiz bir plaj.

Ertesi gün de adanın batısındaki tepelerde bulunan, bizim Fethiye’deki Kaleköy’ün benzeri olan “aşılmaz” anlamındaki terkedilmiş Anavatos köyüne gitmek üzere yola çıktık. Çıktık ama bizim düldüle güvenemeyince adanın tam orda noktasında bulunan, nerdeyse 1000 yıllık Nea Moni manastırını görüp geri döndük. Önceki gün motora başta binmek istemeyen ben ısrarla devam etmek istedim ama arkadaşım korktu bu sefer. Yol boyunca her virajda manzara ayrı bir güzeldi. Zaten sürekli molalar verdik. Birçok yerde de karşımıza aniden keçiler ve çobanları çıktı karşımıza. Bizden başka araç da pek yoktu.

Nea Moni’ye giderken yolda belirli aralıklarla bu beyaz, tepesinde hac bulunan, ne olduğunu anlamadığım mermer yapılardan vardı, muhtemelen dua etmek için olsa gerek. Önünde de poz verdik ama inşallah kötü bir şey değildir! :)

Dağdaki yabani atlar. Tepmesinler diye ancak uzaktan çekebildim fotoğraflarını! :) Aşağıdaki Ege Denizi ve karşıdan görünen Çeşme’nin tepelerine bakarsanız ne kadar yükseklere çıktığımızı anlayabilirsiniz.

Nea Moni manastırının yanındaki taş evlerden biri. Malum böyle kapı pencere görünce, poz vermeden edemiyorum! :)

Bu arada Nea Moni’den dönüşte, merkezde başımıza gelen şaka gibi olayı anlatmadan da edemeyeceğim. Malum Pazar günü dükkanlar da kapalı olduğu için sokaklar boş oluyor. Biz de motoru teslim etmeden önce şehrin içindeki boş sokaklarda boş boş gezinelim dedik ki adada küme halinde dolaşan köpek gruplarından birine rastladık. Derken havlayarak peşimizden koşmaya başladılar ve bir tanesi hop bacağımı ısırdı. Haliyle dengemi kaybettim, motor sallandı, arkadaşım da “köpek ısırdı” diye şaka yapıyorum sanıp, “az daha düşecektik” diye bana kızdı. Kırk yıl düşünsem aklıma gelmezdi heralde hareket eden motordan köpeğin gelip bacağımı ısıracağı. Allah’tan ısırdı ve bıraktı da bir şey olmadı. Kendi kendimize bayağı bir güldük. Siz siz olun, dikkat edin köpeklere.

Gelelim Sakız Adası’nda nerede konakladığımıza. Biz feribottan inince limana sadece 200 metre mesafedeki Aegean Sea Rooms & Suites’de kaldık ki kesinlikle tavsiye ederim. Bütün kordonboyunu gören deniz manzaralı odamıza booking.com aracılığıyla 49 € ödedik, yani kişi başı sadece 24,5 €. Ama otelin sahibi Thanasis’le sizler için konuştum, eğer rezervasyonu direkt onun mail adresinden (anax3@otonet.gr) yapıp mailinizde benim blogumun linkini verirseniz, indirim yapacak ve 40 €’dan verecek odaları! :)

İşte Aegean Sea Rooms & Suites. Hemen üzerimdeki balkon, bizim kaldığımız odanın balkonu.

Bu da balkonumuzdan bayram sabahı manzarası. Böyle bir manzaraya uyanmak paha biçilemez. Nasıl bir huzur veriyor insana anlatamam. Zaten heralde yarım saatten fazla hiçbir şey yapmadan, manzaraya bakarak, öylece oturdum. Bayram sabahı aile büyüklerimle çok keyifli bir sesle buradan telefonlaştım. Rezervasyon yaptırıken ön taraftan deniz manzaralı oda istediğinizi mutlaka belirtin bence. Zira arka taraftaki odaların manzarası bu kadar iyi değil.

Ben Sakız Adası’na doyamadım. Bundan sonra İzmir’e her gidişimde, eğer halihazırda Schengen vizem de varsa, Sakız’a da mutlaka geçeceğim. Ama asıl yaza doğru 5-6 kişilik arkadaş grubuyla gidip, 3-4 gün kalıp hem adanın kuzeyi ve güneyindeki bütün köyleri gezmek, hem de dünyanın en güzel plajalarına sahip olduğunu düşündüğüm Çeşme’dekine benzer beyaz kumlu, turkuaz mavi plajlarını keşfetmek istiyorum. Size de İzmir ya da Çeşme’ye yolunuz düşerse, her sokağı bir Alaçatı olan Sakız Adası’na da mutlaka gitmenizi öneririm. Ya da benim Nisan-Mayıs gibi yapmaya başlamayı planladığım iki günlük haftasonu turlarına katılabilirsiniz. :)



NOT: Yazın yapacağım turlara katılmak isterseniz, sizlere önceden duyurusunu yapabilmem için gezdimgordumyazdim@yahoo.com adresinden bana şimdiden mail atabilirsiniz.
Paylaş

22 Kasım 2011 Salı

72 Saatte Üsküp, Makedonya

Aklımda yine hiç yokken İzmir’den bir arkadaşımla Ekim başında Perşembe öğleden sonra gidip Pazar dönmek üzere 3 günlüğüne Makedonya’nın başkenti Üsküp’e gittim. Aklımda hiç yokken dedim ama aslında Balkanlar’ı her zaman merak etmişimdir. Türkiye gibi kültürlerin kesişme noktası olmasından mı, Goran Bregoviç sayesinde çok sevdiğim Balkan müziklerinden mi yoksa doğası veya Osmanlı’dan kalma birçok mirasa sahip olmasından mı bilmiyorum ama aklımda her zaman eski Yugoslavya’dan bağımsızlığını kazanmış birkaç ülkeyi kapsayan bir Balkan turu yapmak vardı. Hatta 2006 yılında Lonely Planet’ın “Western Balkans" (Batı Balkanlar) kitabını bile almıştım niyetlenip.
Ama bu planlar tamamen aklımdan çıkmışken, Pegasus’un Ağustos’ta İstanbul ve İzmir’den Üsküp’e uçuşlara başlaması ve Üsküp uçuşlarında kampanya yapması üzerine hemen biletimi aldım. Tabii yine birkaç arkadaşıma da haber verdim, “ben biletimi alıyorum, katılmak isterseniz siz de alın” diye. Ama nedense bizde bir Batı Avrupa düşkünlüğü var. Avrupa için arayınca birçok kişi gelmek isterken Ortadoğu, Balkanlar ya da Kafkaslar’a nedense kimse ilgi göstermiyor. İzmir’den bir kız arkadaşım katıldı sadece.
Giriş kısmını çok fazla uzatmadan, yine fotoğraflar üzerinden seyahatimizi anlatmaya başlamak istiyorum! :) Hazır Goran Bregoviç’i anmışken, ünlü Sırp yönetmen Emir Kusturica’nın 1988 yapımı Çingeneler Zamanı adlı filminde Goran tarafından düzenlemesi yapılmış, Balkanlar’daki Roman azınlığın halk şarkısı olan Ederlezi’den bahsetmemek olmaz. Yazımı Ederlezi eşliğinde okursanız daha çok keyif alabilirsiniz: http://fizy.com/#s/1c0pk4.
Burası Üsküp Büyük İskender Havaalanı. İstanbul ve İzmir’den uçuş 1 saat civarı sürüyor. Yani oldukça yakın. Zaten yol boyunca da kendimi yurtdışına çıkıyormuşum gibi hissedemedim hiç. Havaalanındaki pasaport memuru da Makedonyalı bir Türk çıkınca ve oraya özgü aksanıyla “İj için mi yoksa turistik mi gelmijsen?” diye sorunca tam oldu! :) Havaalanının Eylül 2011’de açılan yeni terminali bir Türk firması olan TAV tarafından yapılmış. Yirmi yıl boyunca da TAV işletecekmiş. Bu sayede havaalanına inince, uçaktan Makedonya bayrağı ile birlikte Türk bayrağını da gördüğünüzde benim gibi kendi kendinize gururlanabilirsiniz.

Bu arada havaalanından merkeze maalesef toplu ulaşım mümkün değil. Tek yol taksi. Havaalanı taksileri 25 € istiyor merkeze götürmek için ama ben havaalanına yeni yolcu bırakan bir taksiye yöneldim ve anlaşıp sadece 10 €’ya gittim otele. O yüzden size tavsiyem, çok aceleniz yoksa, benim gibi yapın. İzmir’den benden 1 gün sorna gelen arkadaşıma da aynı tavsiyede bulunmuştum ama pazarlık yapamadığı için bırakın 25 €’yu, 30 € diyen ilk taksiye atlamış! :)
Şehre akşamüstü vardığım için, hemen otele yerleştim (otelle ilgili bilgileri en sonda vereceğim), turistik olmayan kısa bir gezintiye çıktım ve dakika bir gol bir, resimde görmüş olduğunuz bu okul binasıyla karşılaştım. Yine kendimi Türkiye’de hissettim. Malum böyle mimari estetikten yoksun okullar sadece bizde var. Bahçesinde top oynayan çocuklardan bahsetmiyorum bile. Tek eksik ise Atatürk büstüydü. Şehirle ilgili ilk izlenimim ise Üsküp’ün genel olarak insana bir huzur vermesi oldu, eskinin huzurlu havasını. Çocukluğumun, yani 80’ler ve 90’ların Türkiye’sini anımsatan bir havası var. Gittiğinizde daha iyi anlarsınız muhtemelen anlatmak istediğim hissiyatı.Şehir ve insanlar modern, gayet Avrupalılar. Çok sayıda komunist dönem yapısı ve Yugo marka arabalar bulunmasına rağmen, Budapeşte veya Sofya’ya kıyasla, komünist dönemin izleri o kadar da hissedilmiyor.
Ben biraz şanslı bir adamım sanırım. Kısa gezintiden sonra Makedon arkadaşım Viktor’u aradım ve kaldığım otele çok yakın olan şehrin en merkezi yeri Makedonija Meydanı’nda, Vino-Skop adında bir şarap festivali olduğunu öğrendim. Dolayısıyla akşam Viktor ile arkadaşlarına katıldım. Şanslıyım dedim çünkü sadece çeşit çeşit Makedon şaraplarını tatmakla kalmadım, farklı sanatçılardan canlı Balkan müzikleri dinleyip resimde de görebileceğiniz bizim danslara çok benzeyen halk danslarını da izleyebildim.
Festival acayip kalabalıktı. Makedonya’nın toplam nüfusu 2 milyon, şehrin nüfusu da sadece 500 bin ama insanlar hep sokaklarda. Çok hoşuma gitti bu durum. Türkiye’de 500 bin kişilik bir şehirde, böyle bir festivalde, bu kadar genci bir arada toplamak pek mümkün olmazdı heralde. Hatta belki böyle bir festivali yapmak da pek mümkün olmazdı. Bu kadar çok genç olunca ben de resimde gördüğünüz gibi yeni arkadaşlar edindim ve Cumartesi günü yapılacak olan kalabalık bir ev partisine davet edildim! :)
Ertesi gün İzmir’den arkadaşım da gelince, Makedonija Meydanı’ndan başlayarak şehri gezmeye başladık. Resimde gördüğünüz 22 metre yüksekliğindeki görkemli anıt, havaalanı gibi Eylül 2011’de resmi açılışı yapılan, Makadonya Kralı Büyük İskender’in heykeli. Ama Yunanistan, Büyük İskender’in Helen kökenli olduğunu gerekçe göstererek Makedonya’nın yaptığının Yunan tarihini çalmak olduğunu iddia ederek bu konuda Makedonya’yı uyardığı için resmi adı Büyük İskender değil de “Atlı Savaşçı”ymış.

Türkiye’de birçok insan bilmiyor ancak Yunanistan’la Makedonya arasında, ülkenin ismiyle ilgili de bir sıkıntı var. Malum “Makedonya”, Bulgaristan ve Yunanistan topraklarını da kapsayan coğrafi alanın ve aynı zamanda Yunanistan’da, Selanik’in de dahil olduğu bölgenin resmi adı. Bu yüzden Yunanistan, “Makedonya” ve “Makedon” kelimeleriyle olan tarihi bağlarını ve 1991’de bağımsızlığını kazanan bu küçük ülkenin kendi topraklarına göz koyabileceğini gerekçe gösterip Makedonya Cumhuriyeti adına karşı çıkıyor. Bu sebeple 1995 yılından beri Makedonya, BM ve birçok ülke tarafından resmi olarak “Eski Yugoslav Cumhuriyeti Makedonya” adıyla tanınıyor.
Makedonija Meydanı’na heykeli tek dikilen kişi Büyük İskender değil. Birinci Bulgar İmparatorluğu’nun Makedonya doğumlu hükümdarı Çar Samuil’in resimde gördüğünüz heykeli de Büyük İskender Anıtı’nın hemen arkasında bulunuyor. Çar Samuil, Bulgaristan’da milli kahraman olarak görülürken, Makedonya’da ise etnik Makedon olarak kabul ediliyor.

Bu arada şunu belirtmekte de fayda var. Bulgarca ve Makedonca, Türkçe ve Azerice’den birbirine çok daha yakın iki dil ve her ikisi de Kiril alfabesini kullanıyor. Bu iki ülkenin arasındaki başka bir anlaşmazlık ise, her iki ülkenin de, Yunan alfabesinden esinlenerek Kiril alfabesini oluşturan Kiril ve Metodius kardeşleri sahiplenmeleri ve her yere heykellerini dikmeleri. Halbuki birçok tarihçiye göre bu kardeşler Selanik doğumlulu Bizanslı Yunanlılar...
Bu da meydanın Vardar Nehri tarafında bulunan Gotse Delçev’in heykeli. Yine hem Bulgarlar, hem de Makedonlar sahip çıkıyor kendisine. Hatta Bulgaristan’da aynı isimde bir şehir bile var. Tam paralelinde de Dame Gruev’in heykeli bulunuyor. Ortak özellikleri ise, Osmanlı yönetimine karşı ilk organize ayaklanmaları başlatan liderlerden olmaları. Bu kadar çok heykeli neden dikiyorlar diye sorabilirsiniz. Ülke 1991 yılında bağımsızlığını kazandığı için, 20 yıllık çok genç bir ülke ve diğer eski Yugoslav ülkelerine göre milli bilinç daha az. Bu yüzden hükümet, milli öğeleri vurgulayarak ve her yere dikilen, bu heykelin yanında da gördüğünüz Makedonya bakraklarını kullanarak Makedonyalılık bilincini artırmaya çalışıyormuş.
Bu heykellerin dikilmesinin tek sebebi milli bilinç oluşturmak da değil. Hükümetin “Üsküp 2014” adında bir projesi var ve bu proje ile şehri daha turistik bir hale getirmeye çalışıyor. Ayrıca 1963 yılındaki büyük depremde yıkılmadan önce şehrin simgesi olan birçok neo-klasik binayı da yeniden inşa ediyor. Misal, resimde görülen, Makedonija Meydanı ile şehrin Türk mahallesi olan Čaršija’yı (okunuşu Çarşiya) birleştiren tarihi Taşköprü’nün hemen yanında bulunan, Makedonya Anayasa Mahkemesi binası (bizim otelin de hemen karşısı).
Bence çok güzel bir proje. Şehri daha ilginç hale getirmiş. Turistler şimdiden Türk mahallesi dışındaki yerlere de ilgi göstermeye başlamış ve 2011’in ilk 7 ayında, 2010’un aynı dönemine göre Üsküp’e gelen turist sayısında %25 artış olmuş. Ancak halkın bir kısmı benimle aynı fikirde değil. Bu proje için 100 milyon $ bütçe ayrılmış fakat daha da fazlasının harcandığı iddia ediliyor. Makedonya’da işşizlik oranı %30’la Avrupa’nın en yükseği. Bu paranın başka şeylere harcanması gerektiğini söylüyor bu karşı çıkanlar. Ama bence sonuçlarını görmeye başlayınca fikirlerini değiştirecekler. 2-3 yıl sonra Üsküp’ün çok daha güzel ve turistik bir şehir olacağını tahmin ediyorum.
Ve işte Makedonija Meydanı ile tarihi Türk mahallesi Čaršija’yı birleştiren, Üsküp’ün simgesi olan Taşköprü. Vardar Ovası türküsüne ilham kaynağı olan Vardar Nehri’nin iki yakasını birleştiren 214 metre uzunluğundaki bu köprü, Fatih Sultan Mehmet tarafından 1451 ila 1469 yılları arasında yaptırılmış. Köprünün üzerinden geçerken yine gurur duymadık değil! :)
Köprüden hemen devam edince Čaršija’ya çıkılıyor. Bizim İzmir Kemeraltı’na çok benziyor. Zaten herkes de Türkçe konuşuyor. Bu arada, Makedonya nüfusunun %65’i Makedon, %25’i Arnavut, %4’ü Türk, geri kalanı da farklı etnik gruplara ait. Yani toplam sadece 80.000 Türk var. Türk mahallesinde Türkçe konuşanların çoğu da Arnavut zaten, ya da Türk turistler! Čaršija, adı üstünde bir çarşı. Osmanlı’dan kalma, İstanbul dışında Balkanlar’daki en büyük çarşıymış. Bir başka özelliği de her sokağın satılan ürüne göre ayakkabıcılar sokağı, kuyumcular sokağı, kıyafetçiler sokağı diye ayrılmasıymış ki hala o şekilde benim gözlemlediğim kadarıyla.
Biz Čaršija’nın sadece çarşı kısmıyla ilgilenmeyip, yukarılara doğru, turistlerin pek gezinmediği sokaklara çıktık. Sokaklar çok güzel ve bu sokaklarda küçük, şirin kafeler var. Size de kaybolmanızı tavsiye ederim! :) Osmanlı mahallesinde dolaşıp kendimizi memlekette hissetmeye başlamışken, 17. yüzyılda inşa edilmiş olan Sveti Spas Kilisesi’ne denk geldik.
Osmanlı egemenliğinde, kiliselerin boyunun camilerden yüksek olması yasaklandığı için, bu kilisenin bir kısmı yer altında inşa edilmiş. Makedonya bölgesi, 14. yüzyılın sonlarından 1912 yılına kadar, yani 500 yıldan fazla Osmanlı egemenliği altında kalmış. Osmanlı egemenliği altında yaşamış bütün Balkan halkları arasında, günümüzde Türkler’e en pozitif yaklaşan Hıristiyan halk sanırım Makedonlar.
Daha yukarılara çıkınca da, Makedonija Meydanı’ndan da görülebilen Üsküp Kalesi’ne ulaşılıyor. Makedoncası, Skopsko Kale ya da kısaca Kale. “Kale”, Türkçe’den aldıkları birçok kelimeden sadece biri. Bu arada, kalede gördüğünüz Makedonya bayrağı, kırmızı zemin üzerine, sarı güneş figüründen oluşuyor ki bu da Büyük İskender’in babası Makedonyalı Filip’in mezar taşından esinlenilerek oluşturulmuş. Bence üç şeritten oluşan çirkin Avrupa bayraklarına kıyasla çok güzel bir bayrak ama yine milliyetçi damarım tuttu, en güzel bayrak bizim bayrağımız demeden edemeyeceğim!
Bu da kalenin hemen yanından, Türk mahallesine doğru manzara. Arka plandaki dağlar olsun, renkler olsun, minare olsun çok hoşuma gitti ve yine kendimi bir an Türkiye’de hissettim! Bu arada Türkiye’nin etkileri sadece havaalanı ya da Osmanlı’dan kalma tarihi eserlerle sınırlı değil. Her yerde Türk ürünleri satılıyor. Şehrin ilk alışveriş merkezi Ramstore, Migros Türk’e ait. Birçok yerde Türk bankalarının şubeleri var. Ayrıca birçok reklam panosu ve raketlerde Halkbank ve Pegasus’un reklamları var. Bir de Ortadoğu’da olduğu gibi Türk dizileri Makedonya’da ve Balkanlar’ın geri kalanında da çok popüler, özellikle de Binbir Gece. Kiminle tanışsam, ilk bahsettikleri konu Binbir Gece, Onur ve Şehrazat oldu. Bence Türkiye’nin son dönemde bulunduğu bölgede bu kadar popüler olmasında dış politikamızdan ziyade dizilerin payı kesinlikle daha büyük. Diziler çok iyi birer propoganda aracı ve ülkemizin ve kültürümüzün daha iyi tanınması için çok büyük fırsat. Bu yüzden Türk dizilerini küçümseyen insanları hiç anlamıyorum.
Bir önceki resimde minaresi görünen bu caminin adı Mustafa Paşa Camii. 1492 yılında, Yavuz Sultan Selim’in veziri Mustafa Paşa tarafından yaptırılmış çok güzel bir cami. Girip dualarımızı da ettik! :)
Caminin aşağısındaki sokaklarda kaybolarak yürüken bunun gibi ahşap evlere dek geldik. Çok bir özelliği yok belki ama ahşap binalara bayılırım ben. Üstelik böyle camına bir caminin minaresi ikili olarak yansıyınca da güzel bir kare oluştu!
Aşağılara doğru yürümeye devam ettiğimizde çarşının merkezinde bu defa da, başka bir Osmanlı eseri olan, ancak hangi yılda inşa edildiği bilinmeyen Murat Paşa Camii çıktı karşımıza. Dikkatinizi çekerim, arka planda Üsküp’ün eteklerine kurulduğu Vodno Dağı’nı ve üzerindeki 66 metre uzunluğundaki Milenyum Hacı’nı görebilirsiniz. Üsküp’de de tıpkı Beyrut gibi iki dinin sembollerini bir arada görmek mümkün! :)
Murat Paşa Camii’nin hemen yanında ise 15. yüzyılda inşa edilmiş olan Çifte Hamam bulunuyor. Üsküp’teki hamamlar ya müzeye ya da sanat galerisine dönüştürülmüş. Çifte Hamam da Modern Sanat Galerisi olmuş. Giriş ücreti 50 dinar, yani 1 €’dan bile az ama içerisi bomboş, görecek hiç birşey yok. O yüzden pek tavsiye etmem. Vardar Nehri’nin diğer tarafında, eski tren istasyonu binasında da Üsküp Müzesi var. Ona da girdik ama yine görmeye değer pek birşey yoktu.
Eski şehir merkezinde çok gezinince haliyle yorulduk ve Taşköprü’yü geçerek Makedonija Meydanı’na bakan kafelerden birine oturup Makedonya’nın en ünlü birası olan Skopsko markalı biralarımızı yudumladık. Meydana bakan kafe ve barlarda, bira içmek ise sadece 100 dinar, yani 4 TL civarı. Daha önce de bahsettiğim gibi, az nüfusuna rağmen, şehir çok hareketli, herkes sokaklarda. O yüzden bir yandan dinlenip, sohbet ederken, bir yandan da gelen geçen Makedonlar’ı gözlemleyip bizim yaptığımız gibi kendinizce sosyal tespitlerde bulunabilir, bol bol geyik yapabilirsiniz!
Resimde 10’luk, 50’lik, 100’lük ve 1000’lik Makedon dinarının ön ve arka yüzlerini görebilirsiniz. En büyüğü, yani 1000 dinar, yaklaşık 17 € vaya 41 TL’ye eşit. Üsküp’ün bir başka meşhur yönü kumarhaneleri. Biz de gelmişken gitmeden olmaz deyip, akşam yemeğimizi yedikten sonra Makedonija Meydanı’nın yakınında bulunan Admiral Casino’ya gittik. Gittik ama size kesinlikle tavsiye etmem. Özellikle de kendinizi kontrol edemeyen biriyseniz. Ben kontrollü biri olmama rağmen, başta kazanmış olduğum, resimde gördüğünüz paraları, ertesi gün havaalanına gitmeden önce son bir kez kumarhaneye uğrayınca kaybettim. O yüzden dediğimi yapın, yaptığımı yapmayın! :) "Kumar parasından hayır gelmez hem" diyerek buradan sosyal mesajımı da vermiş olayım!
Casino dönüşü, Makedonija Meydanı’ndaki şarap festivaline de tekrar uğradık. Gördüğünüz gibi yine çok kalabalıktı. Bu arada belirtmekte de fayda var, Makedonlar çok sıcakkanlı insanlar, biraz sohbet edince hemen kaynaşıyorlar. Resimde arka planda başka bir heykeli, 482 yılında Üsküp yakınlarında bir köyde dünyaya gelip 565 yılında İstanbul’da hayatını kaybeden Bizans imparatoru Jüstinyen’i görebilirsiniz.
Ertesi gün uyandığımızda sürprizle karşılaştık. Hava bir anda buz gibi ve yağmurlu olmuştu. Ama biz yine de Üsküp’ün yanıbaşındaki Vodno Dağı’na çıkma fikrimizden vazgeçmedik. 1066 metre yüksekliğindeki Vodno’ya çıkmak için önce taksiyle Milenyum Hacı Teleferiği’ne gitmeniz gerekiyor. Taksicinin anlaması için Makedonca “Žičnica Mileniumski Krst" diyebilirsiniz. Taksi ücreti merkezden 240 dinar tutuyor.
Sonra da kişi başı 100 dinar ödeyerek fotoğrafta gördüğünüz teleferiğe biniyorsunuz. Biz malum yanlış zamanda gittik, hava felaket sisliydi, manzarayı filan da göremedik ama buz gibi havada, dağdaki sobası yanan kafeteryaya girip, çayımızı yudumlamak da ayrı keyifliydi. Ben sisli havaları çok severim zaten.
Bu da, sisten pek görünmesede, 66 metre uzunluğuyla dünyanın en büyük hacı olan Milenyum Hacı, yani Mileniumski Krst.
Dönüşte, çiseleyen yağmura rağmen, manzara çok hoşumuza gittiği için, canımız yürümek istedi ve şehre girdikten hemen sonra taksiden indik. Resimde, tipik bir Üsküp sokağını görebilirsiniz: 2-3 katlı şirin binalar, düzgün yollar, alçak kaldırımlar ve komünist dönemden kalma Yugo markalı arabalar...
Burası ise Makedonija Meydanı’na çıkan yaya caddelerinden birisi. Oldukça bakımlı ve çevre düzenlemesi de gayet başarılı.
Bu da aynı cadde üzerinde dikili olan, altında “Makedon Halk Dansı” yazan bir heykel. Makedon halk dansyımış, külahıma anlatsınlar... :)
Gelelim Makedon kızlarına. Gördüğünüz üzere biraz uzun boylular! Şaka bir yana, Makedon kızları genel olarak oldukça güzel ve fitler. Ayrıca canayakınlar. Bu arada, bu da Makedonija Meydanı’nda bulunan heykellerden biri. Şehirde bunlar gibi birçok heykel var. Bizde olsa kesin taşlardı millet mini etekliler diye, ya da Başbakan ucube bulup kaldırtırdı!
Yağmur çamur demeden gezmeye devam ettik. Tekrar Vardar Nehri’nin karşı kıyısına, eski Osmanlı mahallesine geçtik, hediyelik eşya alışverişlerimizi yaptık. Bir de çarşının en sonundaki bit pazarına uğradık ama boşu boşuna o kadar yol gitmişiz. Hiçbir özelliği yok. Gitmenizi tavsiye etmem. Hani Avrupalı turistler olsak enteresan gelebilir ama biz Türkler için herhangi bir sokak pazarından farkı yok. Yorulup üşüyünce de fotoğrafta gördüğünüz tarihi Üsküp Bezisteni’ndeki kafelerden birine oturduk ve sizler için notlarımı aldım! :)
Akşam otele gidip üstlerimizi değiştirdikten sonra da Makedon arkadaşım Viktor’la buluşup, Papu adında geleneksel bir Mekedon lokantasına gittik. Aslında Papu’ya değil, canlı Balkan müziği de çalınan Ezerce adında başka bir restorana gidecektik ama yer yokmuş. O yüzden gidemedik. Resimde gördüğünüz ana yemekler, salata ve ev yapımı şarap için bu şık restoranda kişi başı sadece 400 dinar, yani 17 TL civarı bir para ödedik. Türkiye’de aynı kalitede bir mekanda en az 40-50 TL ödenirdi sanırım. Makedonya’da yemek içmek çok ucuz gerçekten. Peki neleri meşhur Makedonya’nın? Makedon böreğini mutlaka denemelisiniz. Onun dışında Türk mahallesindeki restoranlarda Makedon köftesi yemelisiniz. Benim favorim ise kesinlikle, benzeri Bulgaristan’da da bulunan şopska salatası. Küçük küçük doğranıp zeytinyağı ile karıştırılmış domates ve salatalığın üzerine serpilmiş incecik rendeli beyaz peynirden oluşan bu salata en çok yediğim şey oldu Üsküp’te. Bizim çoban salatasına çok benzemesine rağmen, artık oranın ürünlerinin lezzetinden mi bilmiyorum, acayip lezzetli birşey. Sadece domatesi, salatalığı değil, peyniri, yumurtası, eti de çok lezzetli Makedonya’nın. Bizimki gibi fabrikasyon ya da hormonlu değil sanırım gıda ürünleri.
Yemekten sonra ise, şehrin biraz dışında bulunan güzel bir mahalledeki, Makedonya’nın 2011 Avrupa Basketbol Şampiyonası’nda yarı finale kalan milli basketbol takımındaki oyunculardan bazılarının da katıldığı kalabalık ve çılgın bir ev partisine gittik ama tabii burada partiyle ilgili detayları paylaşmayacağım! :) Geç saatlerde de Üsküp’ün en meşhur gece kulüplerinden olan, resimde gördüğünüz Club 69’a geçtik. Küçücük, sakin ve huzurlu şehir Üsküp’ün bu hareketli gece hayatı beni gerçekten şaşırttı. Bütün mekanlar tıklım tıklım dolu. Yaşamayı seven bir millet. Türkiye’de Anadolu’da maalesef Üsküp’ten çok daha büyük şehirler olmasına rağmen, gece hayatı neredeyse hiç yok. Üç büyük şehir dışında sadece Eskişehir’de hayat var. Club 69, Makedonija Meydanı’nın hemen yanında bulunuyor. Onun dışındaki popüler gece kulüpleri ise Midnight, Paradizo, Havana ve Marakana.
Gece geç saatte yattığımız için, ertesi gün geç saatte uyandık, otelimizde kahvaltı yapıp, son bir kez casinoya uğrayıp, havaalanına geçtik, yine tabii pazarlık yapıp çok uygun bir fiyata! :) Resimde İstanbul’a uçtuğumuz Pegasus uçağını ve arka planda Vodno Dağı’nı görebilirsiniz. Bu arada, başta bahsetmedim ama yine çok ucuza aldık biletlerimizi. Ben İstanbul’dan gidiş dönüş vergiler dahil 155 TL’ye, İzmir’den gelen arkadaşım ise 180 TL’ye aldı. Bu arada, Pegasus’un başlattığı uçuşlar sayesinde, birçok Makedonya göçmeni yaşlı vatandaşımız da doğdukları toprakları görmeye gelmişler. Bol bol sohbet ettik onlarla da. Yüzlerindeki mutluluk ifadesini görmeliydiniz.
Peki Üsküp’te nerede kaldık? Makedonija Meydanı’na yürüyerek sadece 1-2 dakika uzaklıkta, Vardar Nehri’nin hemen yanında bulunan, altında da aynı isimde popüler bir kafe bulunan Anja Otel’de. Kişi başı kahvaltı dahil 29 € ödedik ki kahvaltısı gerçekten çok iyi. Otelin yeri zaten mükemmel. Odaları da oldukça temiz ancak biraz küçük. Ama her zaman dediğim gibi, böyle kısa haftasonu gezilerinde, otele sadece yatmadan yatmaya gidiliyor. O yüzden odanın küçük olması çok da önemli değil. Öğrenci ve maceracı arkadaşlar için hostel seçeneklerini de araştırdım ve tavsiye edeceğim Hostel-Hostel adındaki hostel’ı da bizzat gidip gördüm. Adı pek yaratıcı değil ama özellikle bahçesi ve tasarımı oldukça enteresan ve keyifli. Başka gezginlerle tanışmak için de çok ideal bir yer. Gecelik ücretler işe kişi başı 8 €’dan başlıyor.
Üsküp’teki 3 günüm işte böyle geçti. Üsküp’e gelirken bu kadar eğleneceğimizi düşünmemiştik ama şarap festivalinden tutun da ev partilerine, hareketli gece hayatına kadar çeşitli aktivitelere denk geldik ve beklediğimizden çok daha keyifli vakit geçirdik. Üsküp’te tanışıp konuştuğumuz birçok kişi, bir dahaki gelişimizde, ülkenin en batısında, Arnavutluk sınırındaki Ohri Gölü’nün kıyısında kurulu olan Ohri, ya da Makedoncasıyla Ohrid şehrini görmemizi tavsite etti. Göl manzarası, bölgeye özgü, bizim Safranbolu’dakine benzer evleri ve tarihi mimari eserleriyle Üsküp’ten daha güzel olduğunu söyledikleri turistik bu şehre ben de bahar ya da yaz aylarında mutlaka gitmek istiyorum, sizlere de tavsiye ediyorum ve Türk Sanat Müziği’nin efsanevi ismi Müzeyyen Senar’ın Vardar Ovası parçaşıyla sizlere bir yazıda daha veda ederek kendisine acil şifalar diliyorum...
Paylaş